Kayıtlar

Şizofren... -Barış istiyorum artık.” dedi. - Sakin ve mutlu bir hayat. Kafamı kaldırıp baktım bağlı olduğum sandalyeden. Sağ gözümden her şey kırmızı bir perdenin ardından görünüyor. Genç bir çocuk karşımdaki. Yaşı kaç acaba? Gözüme kan oturmuş belli. O kızıllık altından hayal meyal seçilen parlak yüzünü algılamak bile zor geliyor o an. aramızda bir ömürlük yaşanmışlık var. En azından onun ömrü kadar. - Ya sen? diye sordu. “Ya ben?” dedim içimden. “Tabii ki evet.” Ama nasıl söyleyeceğimi bile bilmiyorum. Korkuyorum açıkça. Hasar tespiti yapmaya çalışıyorum bir taraftan. - Ayna var mı? Sorulacak soru mu bu şimdi? Aslında “Ben de” diyecektim. Nereden çıktı ayna istemek şimdi. Ölümün 100 farklı yolu varsa her birini tek tek yaşayabilirim şu an. Beni o 100 yolun hepsinden geçirip 100 kez öldürebilir. Bir sandalyede elleri bağlı, gözü patlamış bir adamın söyleyeceği laf mı bu şimdi. “Ben de” desem kurtulabilir miyd...
PANTOLON Çocukluğumuzda ilk pantolonlarımızdan anlaşılırdı büyüdüğümüz. O yeni alınan, itinayla akşam paçaları içine katlanarak düzeltilen pantolonlar daha yarı yıl bitmeden kısalırdı bileklerimize kadar. İşte o zaman, annelerimizin  o katlanan paçaları açarken yeniden gün ışığı gören kısmını ölçerek anlardık kaç santim büyüdüğümüzü.  O zaman sanki daha bir belleğimize yer ederdi öğretmenin anlattıkları, anılarımıza kazınıverirdi dün oynadığımız maçın sonucu. Ama o paçalar tekrar kısalıp uzatılıncaya kadar bilmezdik büyüdüğümüzü yine, öğrendiklerimizi sanki öğrenmezdik o zamana kadar. Hayat işte o paçaların kısalıp uzadığı zamanlarda el sallardı bize, iki zaman arasında ise her şey aynıydı sanki. Hiç okuma-yazma öğrenmiyorduk, hiç toplama yapmıyorduk, hiç fasulye saymıyorduk, hiç top oynamıyor ya da ağaca tırmanmıyorduk  belkide. Bir anda hepsi olmuş oluyordu sanki. Bir gecede bir kaç santim uzayan pantolonumuz sihirli bir değnek olup yaptığımız her şeyi hayata no...

#safakbay

Hiç bilmediğiniz bir yerde, hiç bilmediğiniz birisi ölüyor bu satırı okurken. Bu yazıyı sonuna kadar okuduktan sonra siz her satırda birisinin daha öldüğünü bilmeden ve hiç seslerini duymadan ne yapıyorsanız ona döneceksiniz. Bugün, bir çok iş yaptınız. Müşterilerinize dert anlattınız, arkadaşlarınızla dedikodu yaptınız, raporlar hazırladınız, internete daldınız, öğlen yemeğe çıktınız. "Havalar ne garip oldu bu sene." dediniz bir arkadaşınıza Patronunuzla tatil günü kavgası verdiniz. Yoruldunuz. Ancak, bugün başka bir şeyler daha oluyor. Birisi "Ben ölmek istemiyorum. Bir umut var ve o umuda varmak istiyorum" diyor. Bir öğretmen. Daha doğrusu öğretmen olarak 4 yıl eğitilmiş, mezun olmuş, KPSS'ye girmiş, kazanmış ve atanmayı bekleyen biri. Zor bir hastalıkla, kanserle 5 yıldır savaşan biri. İlk raundu kazanmış, sonra ikinci raund, üçüncü raund. Yine galip gelmiş. Fakat, kanser geri dönmüş ve savaş kaldığı yeren devam ediyor hala. Bir umut var. Burada değil. K...

Bu İlk...

Blog sayfamı açalı sanırım 3-4 ay oldu ama ne yapacağımı bilmeden o bana ben ona bakıp durdum bu sürede. Bir meramın olması yetmiyor blog yazmak için bence, zaman ve ilgi de lazım. Benim meramım çok ama zaman ve ilgi için "Tamam. Ben artık bu deveyi güdeceğim." demek lazım. Sanırım bugün o gün. Kafamda bir çok şey var yazmak istediğim. Burayı izleyen olur mu olmaz mı kısmı pek ilgi alanım değil şimdilik. Daha çok kendimi bir disipline sokmak ve kafamdan geçen, bazen sinirlendiğim, bazen keyif alığım ve paylaşmak istediğim şeyleri buraya aktarmak. Geçmişte kitaplara kıyamadığımdan ve çoğu zaman okuduğum kitapları başkaları ile değiş tokuş ederek edindiğimden olsa gerek (ki o kitaplar a okunduktan sonra başka değiş tokuşlara malzeme olurlardı) hep bir not defterim vardı kitap olurken yanımda. Beğendiğim pasajları, paragrafları, şiirleri, vs.'yi o deftere renkli renkli yazardım. Sonra dönüp bakar mıydın o defterlere derseniz "Çok nadir." derim ama yıllar sonra e...